PRAKSİSAnasayfaPRAKSİS TVGaleriAramaÜye ListesiSSSKayıt OlGiriş yap
En son konular
» MISIR'DA NELER OLDU?
Paz Şub. 27, 2011 10:41 pm tarafından olric

» 2010 YILININ EN İYİ 10 FİLMİ!!!
Perş. Ara. 30, 2010 10:42 am tarafından olric

» ALSANJACK - Çisem ERKAYA
Ptsi Ara. 27, 2010 2:18 pm tarafından olric

» Iraklıları insan olarak görmüyordum
Salı Ara. 21, 2010 11:31 am tarafından olric

» RANDEVU İSTANBUL FİLM FESTİVALİ..
Ptsi Ara. 20, 2010 11:03 am tarafından olric

» İnsan Hakları Belgesellerinde Rachel...
Çarş. Ara. 15, 2010 11:23 am tarafından olric

» ALAVARA
Ptsi Ara. 13, 2010 10:48 am tarafından yoldaş

» NEFRET SUÇLARINA KARŞI BULUŞUYORUZ...
Ptsi Ara. 13, 2010 10:30 am tarafından yoldaş

» rockmanifesto - küçük iskender
Çarş. Ara. 01, 2010 11:53 pm tarafından yoldaş

PRAKSİS HABER LİSTESİ
Click to join gencpraksisdergisi

Genç Praksis Dergisi haber listesine gitmek için tıklayın!

EMEK HABERLERİ

Paylaş | 
 

 SİVİL ANAYASA FORUMU - 4

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
praksist_baris
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 282
Yaş : 27
Nerden : evren...
Puan : 242
Kayıt tarihi : 29/09/08

MesajKonu: SİVİL ANAYASA FORUMU - 4 (Taraf Gazetesi)   Perş. Mayıs 28, 2009 2:19 pm

Anayasa’nın “sorumsuz, yetkili ve melez” bir cumhurbaşkanı tanımlaması, Türkiye’deki siyasi rejimi “zayıflatılmış parlamentarizm”e çevirdi. Sivil siyasete güvensizlik, cumhurbaşkanlığını gerçek bir vesayet makamına dönüştürdü

TARAF’ın sivil anayasa taslağı hazırlığı kapsamında gerçekleştirilen forumların dördüncüsünde, yeni anayasada cumhurbaşkanının yetkilerinin ve parti kapatma koşullarının nasıl belirlenmesi gerektiğini konuştuk.

Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Serap Yazıcı, Bilkent Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ergun Özbudun, Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Taraf’tan Turgay Oğur’un sorularını yanıtladılar.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mithat Sancar da tartışmaya bir makaleyle katıldı. Haftaya sival anayasa forumlarının sonuncusunda Anayasa yargısı, din-devlet ilişkileri ve ombudsmanlık konularını ele alacağız.


En son praksist_baris tarafından Perş. Mayıs 28, 2009 2:54 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
praksist_baris
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 282
Yaş : 27
Nerden : evren...
Puan : 242
Kayıt tarihi : 29/09/08

MesajKonu: Geri: SİVİL ANAYASA FORUMU - 4   Perş. Mayıs 28, 2009 2:20 pm

Taraf: Anayasa’da; önemli yetkilerle donatılmış, buna rağmen hiç bir sorumluluğu olmayan bir cumhurbaşkanlığı makamımız var. Türkiye’deki sistemin dünyada bir karşılığı var mı? Yarı-başkanlık mı? Parlamenter sistem mi? İkisi de değilse nedir?


Ergun Özbudun: Daha evvelki sohbetlerde 1982 Anayasası’nın vesayetçi olduğuna değinmiştik. Bu vesayet mekanizmalarının en önemlilerinden biri güçlü bir cumhurbaşkanlığı yaratmış olmasıdır. Bu itibarla, Türkiye’de halen yürürlükte olan sistem saf bir parlamenter sistem sayılamaz. Bir yarı-başkanlık ya da başkanlık sistemi de değildir. Kendine özgü melez bir sistemdir.

Bazıları bunu zayıflatılmış parlamentarizm olarak nitelendiriyor. Parlamenter sistemde cumhurbaşkanının yetkileri temsilî ve semboliktir. Özellikle siyasi kararları sağlama sürecinde cumhurbaşkanı önemli bir aktör değildir. Zaten onun siyaseten sorumsuz olması, hatta vatan hainliği dışında ceza hukuku bakımından da sorumsuz olması onun yetkisizliği anlamına gelir.

Çünkü kamu hukukunun çok temel bir prensibi, yetkilerle sorumlulukların paralel olmasıdır. Eğer yetkiniz yoksa sorumlu da olmazsınız. Sorumlu değilseniz yetkinizin de olmaması gerekir.
1982 Anayasası, cumhurbaşkanını sistemin temel taşı olarak düşünmüştür. Zaten bu anayasanın sivil siyaset kadrolarına karşı çok yoğun bir güvensizliği yansıttığını hep belirttik.

Cumhurbaşkanlığı, bu suçlanan siyasi kadrolar üzerinde bir bakıma bir denetim ve vesayet makamı olarak düşünülmüştür. Bu anayasaya göre seçilen ilk cumhurbaşkanının Kenan Evren olduğu da bilinmektedir.

Ancak daha sonraki cumhurbaşkanlarının da herhalde devlet elitlerinin ve Silahlı Kuvvetler’in onayını almış kişiler olacağı düşünülmüştü. Dolayısıyla cumhurbaşkanına, özellikle yargısal atamalar ve üniversite rektörlerinin atanması konusunda son derece geniş yetkiler verilmiştir. Bunları tek tek saymaya lüzum yok.

Yargı alanı ve yüksek öğretim alanı 12 Eylül rejiminin kritik olarak algıladığı alanlardır. Dolayısıyla burada cumhurbaşkanına güçlü bir denetim ve vesayet yetkisi verilmiştir. Diğer taraftan sistem başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemi haline de gelmemiştir.

Çünkü bu iki sistemde de cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir. İcabında meclisi feshetmek gibi, bizim anayasamızda mevcut olmayan daha doğrusu çok sınırlı şekilde olan, bir yetkiye sahiptir. Dolayısıyla bizim sistem melez bir sistemdir.

Melezliğinin de ötesinde bir vesayet anlayışını yansıtmaktadır. Bu dönemde cumhurbaşkanlığı yapan Sayın Evren ve Sayın Sezer bu vesayet fonksiyonunu özenle ifa etmişlerdir.

Bizim hazırladığımız taslakta ve diğer bazı çalışmalarda; cumhurbaşkanının bu aşırı yetkilerinin kısıtlanması ve cumhurbaşkanının diğer parlamenter sistemlerdeki gibi, yetkisiz ve sorumsuz temsilî bir makam olması önemli önceliklerden biri olmuştur.


[b]Sistemde tarafsız [b]makam eksikliği var
[b]Mustafa Erdoğan: Doktora tezimde, cumhurbaşkanlığının İngiliz tarzı, tamamen sembolik ve hükümete bağımlı bir makam olmasını savunmuştum. Ancak sonraları fikrim değişti ve şöyle düşünmeye başladım: İçerdiği problemlerin farkında olmakla birlikte; cumhurbaşkanının yetkilerini arttırmaksızın, hatta mevcut halinden azaltma yapmak kaydıyla, halk tarafından seçilmesinin Türkiye için iyi olacağını düşünüyorum.

[b]İki nedenle: Birincisi Türkiye’deki sistemin demokratik karakteri son derece zayıflatılmıştır. Yani sadece parlamento ve ondan çıkan hükümetin doğrudan doğruya temsil meşruluğuna sahip olmasını kastediyorum. Bu açıdan cumhurbaşkanının da doğrudan doğruya seçim yoluyla meşruluğunun pekiştirilmesini hem bu demokratik ilke açısından doğru buluyorum hem de cumhurbaşkanlığının Türkiye gibi ülkelerde daha fazla temsili bir karaktere sahip olmasının, vesayetçi anlamda değil ama, gerektiğinde kriz çözücü bir role sahip olmasını kolaylaştıracağına inanıyorum.

Daha çok kişinin cumhurbaşkanında kendisini görmesini mümkün kılmalıyız. Sistemde demokratik meşruluğa sahip tarafsız makam eksikliği var. Tarafsız görünen makamlar demokratik meşrulukla bağlantıları koparılmış makamlardır.

Onlar, bu nedenle de demokratik olarak seçilmiş otoriteler üzerinde ‘devlet adına’ vesayetçi konuma sahip oluyorlar. Halbuki bu tarafsızlığı doğru anlamda halkı da temsil edebilen, gerektiğinde sistemde inisiyatif alabilen, kriz çözücü pozisyona sahip olabilen seçilmiş bir cumhurbaşkanı ile takviye edilmesi yararlı olacaktır.

Tarafların kendisine itibar edecekleri bir cumhurbaşkanı olması önemlidir. Tarafsızlık ideolojik olarak nötr olmak anlamına gelmez.

Türkiye’de parlamentoda çoğunluğun seçtiği bir cumhurbaşkanına muhalefetin uzun süre direndiğini gördük. Halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı; muhalefetin de sivil toplumun da meşruluğunu kabul ettiği ve herkesi temsil ettiğine inandığı bir cumhurbaşkanına sahip olmanın yarattığı psikolojik güveni ve rahatlığı sağlayacaktır. Tabii bunun da sorunları var.

Fakat bu sorunlar şu andaki anayasada mevcut yetkilerin azaltılmasıyla kısmen aşılabilir. Tabii, her halükarda yürütme içinde bir ikiliğin olması ihtimali vardır. Bu savunduğum modelin en büyük handikapı yürütme içinde yaratacağı bu ikiliktir.

Ayrıca sorumluluk paylaşımında belirsizlik yaratması ihtimali de vardır. Bir de, halk tarafından seçileceğine ve yeni düzenlemeye göre halk tarafından ikinci kez seçilebileceğine göre sorumlu da olacak. Sorumlu olmasına paralel olarak büsbütün yetkisiz de bırakılamaz.

Tüm bunların farkında olmama rağmen cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin, onun sembolizmini ve temsili karakterini daha da arttıracağını düşünüyorum.


[b]Seçilmiş makamlara güvensizliğin sonucu
[b]Taraf: Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığına şiddetle muhalefet edenler bu makamı rejimin son kalesi olarak tanımladılar. Bu nedenden olsa gerek, aslında 27 Mayıs darbesinden bu yana cumhurbaşkanlarının seçimleri oldukça sıkıntılı oldu. Cumhurbaşkanlığı neden son kale?
[b]
Serap Yazıcı: Cumhurbaşkanının seçimi 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden itibaren sorun yaratmıştır. Cumhurbaşkanının seçimi dolayısıyla sivil yönetime geçmeden Ekim 1961’de yeni bir darbe olasılığı bile ortaya çıkmıştır. Daha sonra askerlerle siviller arasında meşhur 24 Ekim protokolü yapılarak Cemal Gürsel’in seçimi konusunda bir mûtabakat sağlanarak bu kriz aşılmıştır.

1961 Anayasası’nın yürürlükte olduğu sürede de Cumhurbaşkanı seçiminin hep kriz yarattığını görüyoruz. Aslında bu anayasa içerdiği hükümler dolayısıyla cumhurbaşkanı seçiminin kriz oluşturmasına zemin hazırlamış değildir. 61 Anayasası’nda, cumhurbaşkanı klasik parlamenter sistemlerdeki sembolik yetkileri haizdir.

Fakat siyasal elitlerin bu makama izafe ettikleri anlam, cumhurbaşkanlığının fiilî vesayet makamı olmasına neden olmuştur. 12 Eylül darbesinin sebeplerinden biri de Parlamento’nun Nisan 1980’den

12 Eylül 1980’e kadar cumhurbaşkanını seçememiş olmasıdır. 82 Anayasası’nı hazırlayanlar, fiilî olarak vesayet makamı haline getirilmiş bu makamı gerçek bir vesayet makamına dönüştürmüşlerdir. Bizim anayasamızın cumhurbaşkanına tanıdığı yetkiler çok güçlüdür.

Daha da önemlisi, bu anayasa bir yandan parlamenter sistemin gerektirdiği özellikleri muhafaza etmiştir, diğer yandan da parlamentarizmle bağdaşması imkânsız ölçüde güçlü bir cumhurbaşkanlığı yaratmıştır. Bunun gerekçesi açıktır.

Çünkü, Milli Güvenlik Konseyi yönetiminin seçilmiş organlara çok güçlü bir güvensizliği vardır. Bu güvensizliği çözecek makam cumhurbaşkanlığıdır. Anayasa’nın cumhurbaşkanının yetkilerini düzenleyen 104. Maddesine baktığınızda, devletin üç temel organı üzerinde çok geniş bir kontrol ve denetim olanağı sunulduğu görülür.
[/b][/b][/b][/b][/b][/b][/b]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
praksist_baris
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 282
Yaş : 27
Nerden : evren...
Puan : 242
Kayıt tarihi : 29/09/08

MesajKonu: Geri: SİVİL ANAYASA FORUMU - 4   Perş. Mayıs 28, 2009 2:20 pm

Örneğin; tüm yüksek yargı kurumları cumhurbaşkanının denetimine tâbî hale getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin tüm üyelerinin seçiminde nihaî yetkili cumhurbaşkanıdır. Bizdeki yetkiyi; yarı-başkanlık sistemlerinin tanıdığı yetkilerle ya da tam başkanlık sisteminin olduğu ABD’de başkanın sahip olduğu yetkilerle mukayese ettiğinizde ciddi fark olduğu görülür.

Meselâ, yarı-başkanlık sistemine sahip Fransa’nın 5. Cumhuriyet Anayasa’sı, Anayasa Konseyi’nin dokuz üyeden oluşacağını öngörmektedir. Bu üyelerin de sadece üçünü seçme yetkisi cumhurbaşkanına verilmiştir. ABD’de Yüksek Mahkeme’nin tüm üyelerini başkan seçmektedir ama başkanın seçim yetkisi mutlak değildir, Senato’nun onayına tâbîdir. Bugüne kadar Senato, başkanların seçtiği üyelerin dörtte birini veto etmiştir.

82 Anayasası’na baktığımız zaman Anayasa Mahkemesi 11 asil ve dört yedek üyeden oluşmaktadır. Bu üyelerin tamamını da cumhurbaşkanı seçmektedir. Bu karşılaştırma dahi Anayasa’nın benimsediği hükümet sisteminin ne kadar atipik olduğunu, ne ölçüde melez ve emsalsiz olduğunu göstermektedir.

Bu tabii, pek çok problemi beraberinde getirmiştir. Yetkili ve sorumsuz olması bunların başındadır. Diğer taraftan cumhurbaşkanı ile parlamento çoğunluğu arasında siyasi görüş farklılığı ortaya çıktığı takdirde, cumhurbaşkanının sahip olduğu yetkiler devlet hayatını kilitleyecek ölçüde güçlü yetkilerdir. Böylece parlamento çoğunluğu halka vaadlerini yerine getiremeyecek hale gelebilmektedir.

Özal’ın Demirel’in ve Sezer’in cumhurbaşkanlığı dönemlerinde bu yaşanmıştır.
İlginç olan, cumhurbaşkanının yetkilerinden yakınmayan hukukçu yoktur. Siyasiler ve hatta bizzat Ahmet Necdet Sezer’in kendisi, Anayasa Mahkemesi Başkanı iken, 1999 yılında Mahkeme’yi açış konuşmasında bu yetkilerin açacağı sorunlara işaret etmiştir.

Anayasa’nın mutlaka değiştirilmesini söylemiştir. Zaman içerisinde, 82 Anayasası üzerinde çok sayıda değişiklik yapılmış ancak cumhurbaşkanının yetkilerinin kısıtlanmasıyla ilgili bir değişiklik yapmak akıllara gelmemiştir.

Diğer taraftan 82 Anayasası’nın yürürlükte olduğu dönemde cumhurbaşkanlığı yapan Özal, Demirel ve Sezer’in bu yetkilerini sonuna kadar kullandıkları görülmüştür.

Bir istisna Sayın Abdullah Gül, rektörlerin cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi tartışmaları yapılırken; bu yetkinin cumhurbaşkanından alınması gerektiğini, cumhurbaşkanının üniversitelerin iç işleyişine müdahale etme anlamı taşıyan bu yetkiyi kullanmaması gerektiğini belirtmiştir.

Bu Türkiye için alışmadığımız bir görüntü. Çünkü yetki sahipleri hiç bir zaman yetkilerinin sınırlandırılması yönünde bir mesaj vermiyorlar. Bu nedenle bu istisnanın altını çizmek istiyorum.
11. Cumhurbaşkanı’nın seçimi de bu yetkilerden dolayı ciddi bir krize yol açmıştır.

Fakat şu an Anayasa’nın içerdiği hükümler çok daha ciddi krizlere yol açabilir. Bildiğimiz gibi Anayasa Mahkemesi’nin meşhur 367 kararını bertaraf edebilmek için TBMM bir anayasa değişikliğini kabul etti.

Bu değişiklik 21 Ekim 2007’de halk oylamasıyla kabul edildi. Bundan sonra cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecektir. Böylece bu güçlü yetkilere bir de halk tarafından seçilmenin manevi rolü eklenmiştir. Böylece cumhurbaşkanlığı çok daha güçlü bir makam olmuştur.

Gelecekte cumhurbaşkanı ile hükümet arasında siyasi görüş farklığı çıkması halinde bunun yaratacağı kilitlenme ihtimali çok daha fazladır. Aslında bü tür kilitlenmeler yarı-başkanlık sistemlerinde görülür. Çünkü bu sistemlerde cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir.

Geniş yetkileri vardır. Parlamento çoğunluğu ile aralarında bir kilitlenme olması halinde; cumhurbaşkanı bu kilitlenmeyi parlamentoyu fesih yetkisini kullanarak çözer.

Böylece cumhurbaşkanı birlikte çalışamayacağını düşündüğü parlamento kompozisyonunu değiştirmek üzere bu yetkisini kullanır ve parlamento seçimleri yenilenir.

Şu an Türkiye’de yarı-başkanlık sisteminin tüm unsurları kabul edilmiş durumdadır, ama bir eksiğiyle, parlamentoyu fesih yetkisi mevcut değildir. Kısacası, sistemin kilitlenmesi kaçınılmaz görünmektedir ama onu çözecek mekanizma mevcut değildir.

Türkiye’de yeni bir anayasa yapılacaksa, parlamenter sistemle bağdaşacak, yetkileri sınırlandırılmış bir cumhurbaşkanlığı makamı yaratılmalıdır. Yarı-başkanlık sistemine ya da başkanlık sistemine geçişi doğru bulmuyorum.

Bunlara ilaveten Anayasa’nın sadece cumhurbaşkanlığı’na ilişkin hükümlerini ele aldığımız zaman, bu alanda ortaya çıkan sorunları çözmek üzere, parlamenter sistemin icabettiği yetkisiz bir cumhurbaşkanlığı makamı yaratabilmek için bir anayasa değişikliği yapmaya kalkışsak bu Anayasa’nın en az üçte ikisini değiştirmek gerekir.

Çünkü cumhurbaşkanlığı ile ilgili yetkiler sadece 104. Madde’de yer almamaktadır. Anayasa’nın yasama, yürütme ve yargı bölümlerinde de değişiklik yapmak gerekmektedir.

Sadece bu veri dahi Türkiye’nin problemlerini kısmi anayasa değişiklikleriyle çözemeyeceğini göstermektedir. Mutlaka yeni bir anayasa yapmak gerekmektedir.

1982 Anayasa’sı sadece cumhurbaşkanlığını bir vesayet organı olarak düzenlediği için 104. Madde’de sunduğu yetkilerle bu durumu güçlendirmemiştir.

Aynı zamanda yarattığı başka bir vesayet kurumu daha var: YÖK. Bu kurum üzerindeki yetkiler de cumhurbaşkanına tanınmıştır. Öte yandan Devlet Denetleme Kurulu vardır. Böylece burada amaç tüm kamu hayatını kontrol edecek bir makam yaratmaktır.

Ergun Özbudun: Mustafa Bey ve Serap Hanım’ın da işaret ettiği gibi 2007’de yapılan değişiklik ile, cumhurbaşkanı artık halk tarafından seçilecek. Belki parlamenter sistemin yapısına cumhurbaşkanının parlamento tarafından seçilmesi daha uygun olabilirdi.

Fakat 61 ve 82 anayasalarının uygulamalarına baktığımızda, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin genelde bir kriz, kilitlenme doğurduğunu görüyoruz. Bu durum; parlamento dışı güçlerin, parlamento eliyle seçime müdahalesini de kolaylaştırıyor. Bunu Cevdet Sunay’ın seçiminde yaşadık.

Adalet Partisi’nin parlamentoda cumhurbaşkanı seçecek çoğunluğu vardı. Fakat Silahlı Kuvvetler’in siyaset üzerindeki etkisi düşünüldüğünde bir emniyet subabı olarak Sunay’ı seçtiler. Daha sonra Faruk Gürler olayı malûm.

Bu Anayasa’nın yürürlükte olduğu 19 yıl boyunca seçilen cumhurbaşkanlarının tümünün asker kökenli olması bir raslantı değildir.

82 Anayasası’nda zaten Kenan Evren’in seçilmesi olağanüstü bir yöntemle olmuştur. Özal’ın seçilmesinde de problem yaşanmıştır.

Dolayısıyla, ben başkanlık ya da yarı-başkanlık sistemine taraftar olmamakla birlikte, 2007’de yapılan anayasa değişikliğini, Mustafa Erdoğan gibi olumlu buluyorum.

Cumhurbaşkanının halkça seçilmesi dışarıdan manüpilasyon ihtimallerini bertaraf ediyor ve makama daha demokratik bir meşruluk kazandırıyor.

Peki halkça seçilmeyi yetkisiz bir cumhurbaşkanlığı ile bağdaştırabilir miyiz? Bence, bağdaştırabiliriz. Halkça seçilme bu makamın manevi otoritesini arttırır ama bu o makamın geniş yetkilerle donatıldığı anlamına da gelmez.

Avrupa’da dört ülke vardır ki; bunların parlamenter sistem olma özelliklerinden kuşku duyulamaz ama cumhurbaşkanları halk tarafından seçilmektedir:

Avusturya, İrlanda, İzlanda ve Finlandiya. Dolayısıyla biz taslağımızda, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini muhafaza etmek ama yetkilerini parlamenter sistemlerdeki cumhurbaşkanlığı yetkilerine indirmek suretiyle bu çelişkiyi çözmeye çalıştık.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
praksist_baris
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 282
Yaş : 27
Nerden : evren...
Puan : 242
Kayıt tarihi : 29/09/08

MesajKonu: Geri: SİVİL ANAYASA FORUMU - 4   Perş. Mayıs 28, 2009 2:21 pm

Devlet elitleri cumhurbaşkanlığını kendi güvenceleri, kendi münhasır yetki alanları olarak görmektedirler. Devlet elitlerini ve devletin bir takım değerlerini savunacak, onun bekçiliğini yapacak, bunları seçilmişlere karşı savunacak bir makam olarak görmektedirler.

Rahmetli Özal’ın seçimine yapılan itirazlar da Özal’ın bu tabloya pek fazla uymamasından ileri gelmiştir. Sayın Gül’ün seçiminde yaşanan çok daha yoğun ve derin bunalım da yine aynı mentalitenin eseridir. Çankaya laik cumhuriyetin son kalesi olarak vasıflandırılmaktadır.

Dolayısıyla onların çizdiği tabloya uymayan sayın Gül’ün seçilmesi büyük bir problem yaratmıştır. Ancak bir anayasa değişikliği ve bir seçim sonucunda cumhurbaşkanı olması mümkün olabilmiştir.


Türkiye’de elli yılda 24 parti kapatıldı
Taraf: Bu oturumun ikinci konusu ise demokrasinin olmazsa olmazı sayılan siyasi partilerin kapatılması. Türkiye’de kapatılan parti sayısının ürkütücü boyutlara vardığı ortada. Türkiye’de neden bu kadar kolay ve çok sayıda parti kapatılıyor?
[b]
Ergun Özbudun: Demokrasimizin pek çok eksiği, kusuru olduğu muhakkak. Ancak bunların en ciddilerinden biri siyasi partilerin kapatılmasına, yasaklanmasına dair hükümler. Bunlar kısmen Anayasa’da, onu da aşan bir şekilde Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alıyor.

Avrupa’nın bazı ülkelerinde de siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler var. Fakat bunlar son derece nadiren ve istisnai hallerde uygulanan hükümlerdir.

Meselâ Almanya’da 1950’li yıllarda iki parti kapatılmıştır. İkisinin de totaliter niteliği üzerinde bir kuşku yoktur. Son yıllarda İspanya’da bir parti ayrılıkçı terör örgütü ile organik ilişkisi olduğu için kapatılmıştır.

Yani 60 yıllık süre içerisinde Avrupa’da kapatılan parti sayısı üç veya dördü geçmez. Türkiye’de ise 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesinden bugüne kadar Anayasa Mahkemesi kararıyla 24 parti kapatılmıştır.

82 Anayasası yürürlükteyken kapatılan onsekiz parti ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük’ hükmüne ya da laiklik ilkesine aykırı hareket ettikleri iddiasıyla kapatılmışlardır. Bir defa, bu mukayese bile Türkiye’deki kuralların ve uygulamaların Avrupa standartlarından ne kadar farklı olduğunu göstermektedir.

[b]Taraf: Avrupa standartları nedir?

[b]Ergun Özbudun: Avrupa standartlarını oluşturan iki kaynaktan söz edebiliriz. Biri Venedik Komisyonu’nun kriterleri, ki son zamanlarda üzerinde çok konuşuluyor. Bu kriterlere göre bir siyasi parti ancak şiddet yöntemlerine başvurduğu ya da şiddet yöntemlerini savunduğu takdirde kapatılabilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de buna ilaveten bir partinin tutum ve projesinin demokrasinin temel değerleriyle bağdaşmaz olması halinde kapatılabileceğini kabul etmektedir. Refah Partisi’nin kapatılması kararını onaylarken bazı Refah liderlerinin şiddeti özendirici nitelikte görülebilecek bazı hareketlerine, beyanlarına dayanmıştır.

Öte yandan da çok hukukluluk önerisinin demokrasinin temel değerlerinden biri olan eşitlik ilkesiyle bağdaşmayacağı görüşünden hareket etmiştir.

Türkiye’de şu anda belirgin olan muazzam bir çarpıtma gayreti var. Hukuk bilgisi ilköğretim yurttaşlık bilgisi kitapları düzeyinin üzerine çıkamayacak bazı çevreler, Avrupa’da parti kapatmanın ahval-i âdiyeden olduğunu söylüyorlar.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Refah Partisi’yle ilgili kararını da kendilerine destek olarak gösteriyorlar. Fakat unutuyorlar ki Türkiye’deki parti kapatma kararları hakkında bir tek Refah olayında Mahkeme Türkiye’yi haklı bulmuştur.

Onun dışında kendisine intikal eden bütün davalarda Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkûm etmiştir. Sözleşmeyi ihlâl ettiğine karar vermiştir. Dolayısıyla Avrupa’da parti kapatma günlük olaylardan değildir.

İster Venedik Kriterleri’ni ister İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını kabul edelim Türkiye’deki uygulama ile Avrupa uygulaması arasında son derece derin bir fark vardır.

Ayrıca Anayasa’da ve Siyasi Partiler Kanunundaki hükümler Anayasa Mahkemesi tarafından aşırı bir katılıkla yorumlanmaktadır.

Meselâ; devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi, federalizmin ya da bölgesel yönetimin savunulmasını bir yasaklama sebebi görecek biçimde yorumlanıyor.

Ak Parti hakkındaki kapatma davasında gördüğümüz gibi, üniversitelerde kılık kıyafetin serbest bırakılması önerisi, bir partinin laikliğe karşı faaliyetlerin odak noktası haline geldiğinin delili olarak kabul ediliyor. Bunlar Avrupa’da ancak tebessümle karşılanacak argümanlardır.

[/b][/b][/b]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
praksist_baris
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 282
Yaş : 27
Nerden : evren...
Puan : 242
Kayıt tarihi : 29/09/08

MesajKonu: Geri: SİVİL ANAYASA FORUMU - 4   Perş. Mayıs 28, 2009 2:21 pm

Gül’ün görev süresiyle ilgili iki zıt görüş
Taraf: Abdullah Gül’ün görev süresiyle ilgili güncel bir tartışma var. Siz ne düşünüyorsunuz? Beş yıl mı görev yapacak yedi yıl mı?

[b]Ergun Özbudun: Ben baştan beri bu konudaki görüşümü çok net olarak ifade ettim. Bize hukuk fakültelerinde öğretilen ve bizim de öğrencilerimize öğretmeye devam ettiğimiz şey kamusal statülerde mükteseb hakkın, kazanılmış hakkın olmayacağıdır.

Şu anda yürürlükte olan kural cumhurbaşkanının beşer yıllık iki dönem için seçilebilmesidir.

Dolayısıyla Sayın Gül beş yıl görev yapacak. Bir beş yıl daha seçilme hakkına da sahip olacaktır. Seçildiği zamanki kural benim için önemli değildir. Şu andaki mevcut statü önemlidir ve buna uyulması gerekir.

[b]Mustafa Erdoğan: Ben bunun tersini savunuyorum. Cumhurbaşkanının beşer yıldan iki dönem seçilebilme kuralının daha sonra halk tarafından seçilecek olan cumhurbaşkanı için geçerli olacağını savunuyorum. Şu andaki cumhurbaşkanın seçildiği zaman yedi yıllığına seçilmiştir.

Bunu kazanılmış hak olarak görmüyorum ama statünün mantıki bir sonucu olarak görüyorum. Tabii, burada en doğru çözüm; seçim kapıya dayanmadan, çok fazla gecikilmeden anayasaya geçici bir hüküm konulması tartışmaları ortadan kaldıracaktır.



[b]Tek tip siyasi parti isteniyor
Anayasa, partileri sadece eylemlerinden dolayı değil, tüzük ve programlarındaki amaçlardan dolayı da yasaklamayı mümkün kılıyor

Partileri resmî ideolojinin farklı şubeleri olmaya indirgeyen bu yaklaşım yeni anayasada mutlaka
terkedilmeli; özgürlük norm, yasak istisna olmalıdır

[b]Mustafa Erdoğan: Türkiye’de siyasi partilerin kapatılması rejiminin son derece katı ve yasaklayıcı olması, önceden beri tartıştığımız, bu Anayasa’nın arkasındaki temel felsefe ile bu Anayasa’yı yapanların toplum ve siyasete bakışıyla ilgili bir meseledir.

Onun için Anayasa’da tuhaf bir ikilem var. Bir taraftan siyasi partilerin demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu yazıyor, diğer taraftan 68 ve 69. maddelerle getirdiği yasaklama düzeni, aynı Anayasa’nın siyasi partilerden kolayca vazgeçmeye hazır olduğunu gösteriyor.

Üstelik yargısal uygulamaya baktığınızda Anayasa’nın öngördüğü kısıtlayıcı mantığın daha da ileri götürüldüğünü görüyoruz. Türkiye’de pozitif hukuk metinlerinin getirdikleri sınırlamalar, uygulamada daha da kısıtlayıcı olarak yorumlanıyor.

Yani, duruma göre makul bir gerekçesi olabilecek sınırlama kavramı, kategorik yasaklama haline dönüşüyor. Türkiye’de pozitif hukuk düzenlemeleri yapılırken buradan çıkarılacak bir ibret var:

Yasaları, kanunları; uygulayıcılara çok fazla takdir yetkisi verecek şekilde belirsiz, muğlak, müphem yapmamamız lazım. Fazla da kısıtlayıcı hüküm koymamak lazım. Çünkü hiç kısıtlayıcı hüküm koymasanız bile bu mantıkla pekâlâ kısıtlamalar yapılabilmektedir.

Son yıllarda benim kullandığım bir tanımdan bahsetmek istiyorum: Özgürlük karinesi. Amerikan Anayasası’nın ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de bunu çağrıştıran içtihatları var.

Bizim yargıçlarımız “özgürlük karinesi”ne göre düşünmüyorlar. Kamu hayatında, kamu otoriteleri sadece kendilerine verilen yetkilere sahiptir.

Bunun dışında tam bir serbesti alanı söz konusu olmalıdır. Serbestinin normal kural olması, serbestiye istisna getirilmek istendiği zaman gerçekten acil bir ihtiyacın söz konusu olması ve neden böyle olduğunu, ikna edici bir biçimde, mahkemenin sınırlandırma kararında açıklayabilmesi lâzım.

Mahkemelerin maalesef bu şekilde davranmadığı bir gerçektir. Özgürlüğü norm, kısıtlamayı ve yasağı istisna olarak görmek yerine; neredeyse yasağı genel norm, özgürlüğü istisna sayan bir zihniyet hâkim bizim yargımızda.

Diğer taraftan Anayasa’mız, partileri sadece eylemlerinden dolayı yasaklamayı öngörmüyor. Partilerin tüzük ve programlarında güttükleri amaçlardan dolayı da yasaklamayı mümkün kılıyor.

Bu pratikte şu demek: Çoğunluğa veya devlet elitlerine aykırı gelecek programı olan bir parti kursanız, gerçekten kamu hayatını, kamu düzenini, demokratik rejimi tehdit edecek hiç bir girişimde bulunmamış olsanız bile, sırf programınızdaki bu amaçlardan dolayı partiniz kapatılabilir.

Bu tür davalar açılmıştır. Birleşik Komünist Partisi’ne isminden dolayı kapatma davası açılmıştır. Anayasa siyasi alanı son derece daraltıyor.

Siyasi partilere tanıdığı hareket alanı son derece sınırlı. Siyasi partilerin, resmî ideolojinin azıcık sağ ve azıcık sol versiyonlarından ibaret olmasını ya da aynı ideolojinin farklı şubeleri olmasını öngören bir zihniyet var.

Siyasi Partiler Kanunu’muz çok ayrıntılı. Bunun temel mantığı özgürlük karinesine yatkın olmayan bir mentaliteden kaynaklanıyor. Bir taraftan partilerin, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğunu kabul ediyorsunuz ama öbür taraftan kendi işlerini kendilerinin göremeyeceklerini düşünüyorsunuz.

Nasıl örgütleneceklerini, seçimlere girip girmemeyi takdir edip edemeyeceklerini, hepsini ayrıntılı biçimde Siyasi Partiler Kanunu ile düzenlemek istiyorsunuz.

Bundan dolayı da aşırı geniş hükümler var. Yeni bir anayasa meselesi aynı zamanda bu kanunun da yeniden düzenlenmesini gerektirmektedir.

[b]Taraf: ‘Bu partileri başıboş bırakırsan ne yapacakları belli olmaz’ hesabı...

[b]Serap Yazıcı: Siyasi partilerle demokrasiler arasında vazgeçilmez bir ilişki var. Gerçekten günümüzde demokrasi partisiz olarak inşa edilebilecek bir sistem değil. O halde partisiz bir demokrasiden bahsedebilmek mümkün değil. Bu iki kavram arasında şu an için mutlak bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz.

Ama siyasi parti hürriyetinin kapatma yaptırımıyla sınırlandırılması ile demokrasi arasında öyle vazgeçilmez bir ilişki yok. Pekâlâ siyasi parti hürriyetini tanıyan, kapatma yaptırımına yer vermeyen ama demokratik olan örnekleri de biliyoruz.

Örneğin; İskandinav Ülkeleri, Finlandiya, Hollanda, İngiltere siyasi parti hürriyetine kapatma yaptırımı getiren örnekler değiller. Bu ülkelerde demokrasi, hiç bir problem olmadan varlığını sürdürebiliyor. Şu halde demokrasiyi koruyabilmek için mutlaka bir anayasa düzeninde kapatma yaptırımına yer vermek gerekli değil.

Ancak Türkiye’nin geleneklerine bakacak olursak gerçekçi bir öneride bulunmamız gerekiyor. Yeni bir anayasanın yapımı sürecinde parti hürriyetini kapatma yaptırımı ile sınırlamadığınız sürece toplumun bir kesiminde çok ciddi tepkiler oluşacaktır.

Bu durumda, yeni bir anayasada parti kapatma yaptırımına yer vermek gerekir. Ancak bu yaptırımın Türkiye’deki algılama biçimi dünyadaki örneklere uymamaktadır. Bunu literatürde “kendini savunan demokrasi” ya da “militan demokrasi” olarak tanımlıyoruz.

Militan demokrasinin kaynağı da Almanya’dır. İlk defa Bonn Anayasası ile parti kapatma yaptırımı kabul edilmiştir ve Ergun Hocanın ifade ettiği gibi 1949’dan bu yana Almanya’da sadece iki siyasi parti kapatılmıştır.

O da soğuk savaş yıllarının etkisi altında sol düşünceye duyulan endişe sebebiyle ve Almanya’nın Nazi yönetiminden henüz çıkmış olmasıyla geçmişe endişe ile bakmasından kaynaklanan bir tepkiyle...

1950’lerden bu yana Almanya’da bir siyasi partinin kapatıldığına tanık olmadık. Şu halde, Türkiye’nin ilham kaynağı olan Almanya’yı ele aldığımızda dahi Türkiye’de parti kapatma yaptırımının ne kadar aşırı olarak uygulandığı rakamlarla ortaya çıkıyor.

1982 Anayasası bütün özgürlükleri çok sınırlandırdığı için siyasi partilere de sınırlayıcı bakmaktadır. Bu Anayasa’nın en çok endişeyle yaklaştığı hürriyetlerden biri siyasi parti hürriyetidir.

[/b][/b][/b][/b][/b][/b]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
praksist_baris
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 282
Yaş : 27
Nerden : evren...
Puan : 242
Kayıt tarihi : 29/09/08

MesajKonu: Geri: SİVİL ANAYASA FORUMU - 4   Perş. Mayıs 28, 2009 2:22 pm

Siyasi yasaklar için Türkiye tazminat ödüyor
Taraf: Parti kapatmaların yanında bir de siyasi yasaklar var.

[b]Serap Yazıcı: Bu da üzerinde durulması gereken bir başka konudur. Parti faaliyetlerinin sadece sınırlandırılması değil, Türkiye’de bir de kapatma yaptırımına eklenen bazı siyasal ve hukuki sonuçlar da Avrupa standartlarına uymuyor.

Anayasa’mıza göre eylem ve sözleriyle bir siyasi partinin kapatılmasına sebep olan kişiler, kapatma kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasından itibaren beş yıl süreyle bir siyasi partinin kurucusu ya da yöneticisi olamazlar. Siyasi hakları sınırlanmaktadır.

Türkiye’de bu siyasi yasakların da Avrupa standartlarına uymadığı görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’den yapılan başvurular neticesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bir numaralı protokolünün üçüncü maddesine aykırı davranmaktan Türkiye’yi tazminata mahkum etmiştir.

Bu yüzden siyasi yasaklarla ilgili de mutlaka bir iyileştirmenin yapılması gerekmektedir. Siyasi partileri düzenleyen anayasa hükümlerinin dikkatle gözden geçirilmesi, siyasi yasakları tanımlayan kavramların çok dikkatle seçilmesi gerekmektedir.

Çünkü burada amaç mutlaka çoğulcu demokrasinin korunması olmalıdır.



[b]Parti kapatmalarda usul sorunu da var
Ergun Özbudun: Türkiye’de parti kapatmayla ilgili bir de usul sorunu var. Venedik Komisyonu, 13-14 Mart 2009’da Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi İzleme Komitesi’nin talebi üzerine sadece Türkiye için parti kapatma usulleri ve kuralları üzerine bir rapor yayımladı.

Burada hem maddi hukuk, yani yasak listesinin uzunluğu ve kapsayıcılığı bakımından eleştiriliyor hem de usul bakımından eleştiriliyor. Çünkü Türkiye’de parti kapatma davası açmak yetkisi, münhasıran Cumhuriyet Başsavcısı’na veriliyor.

Oysa Avrupa’daki emsallerinde böyle değil. Almanya’da parti kapatma davası ancak hükümetin veya parlamentonun iki kanadından birinin talebi üzerine açılabilir. İspanya’da da benzer bir durum var. Bizde ise hiç bir temsil sıfatı olmayan ve halka hesap verme mükellefiyeti bulunmayan bir yargı mensubu parti kapatma davası açma hakkına sahip tek kişidir.

Oysa bırakın kapatma davasının kendisini, böyle bir davanın açılması bile ciddi siyasi sonuçları olan, o partinin imajına, saygınlığına ciddi zarar veren bir işlemdir. Bu durumda burada bir siyasi denetimin de olması gerekir. Venedik Komisyonu bunu açıkça ifade etmiştir.

Türkiye’de bir anayasa revizyonunda, Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu konuda tek yetkili olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Meclis kararı üzerine ya da meclisten belli sayıda kişinin başvurusu ile bu davanın açılabilmesi gerekmektedir.

Bizde ise bir bürokratın takdiriyle yüzde 47 oy almış bir partiyi kapatabiliyorsunuz ya da kapatma davası açabiliyorsunuz. Buna itiraz ettiğiniz zaman, ‘siz yargıyı siyasallaştırıyorsunuz, parti kapatmayı imkânsız hale getiriyorsunuz, laik cumhuriyeti savunmasız bırakıyorsunuz’ gibi garip iddialarla karşılaşıyorsunuz.

Benim tek tavsiyem, düşünce sahiplerinin Avrupa’daki emsallere bakmalarıdır. Biz kendimize mahsus bir demokrasi yaratacak değiliz. Demokrasi evrensel mânâda pek çok ülkenin benimsediği bir sistemdir.

Serap Hanım’ın bahsettiği, kapatma kararı sonucuna ek olarak gelen beş yıllık siyaset yasağını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi orantısız bulmuştur. Dolayısıyla, Sözleşme’nin ek protokolüne aykırı bulup Türkiye’yi tazminata mahkum etmiştir.

Aynı şekilde parti kapatma kararına bağlı olarak milletvekilliklerinin düşmesini de orantısız bulmuştur ve orada da Türkiye aleyhine karar vermiştir.


[b]Parti kapatma ifade özgürlüğüne de aykırı
[b]Serap Yazıcı: Bugüne kadar açılan kapatma davalarına ve bunların sonucunda verilen kapatma kararlarına bakarsak sistem âdetâ şöyle işlemektedir: Savcı dava açtığında Anayasa Mahkemesi neredeyse otomatik olarak kapatmaya hükmetmektedir.

Dolayısıyla bir kapatma davası açılmışsa onun en muhtemel sonucu davanın kapatmayla sonuçlanacağıdır. Bunun birkaç istisnası var. Bunlardan biri HakPar aleyhine açılan davada Anayasa Mahkemesi, Venedik Kriterleri’ne atıfta bulunan bir karar verdi ve kapatma talebini reddetti. Bu bağlamda bir hususa daha değinmek istiyorum.

Türkiye’de açılan kapatma davalarının önemli bir bölümünde siyasi partilerin program ve tüzüklerinde yer alan ifadeler ve parti yöneticilerinin beyanları etkili oldu. Bunlar kapatma kararlarında da gerekçe oluşturmuştur.

Oysa Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. Madde’sinde yer alan ifade hürriyeti, İnsan Hakları Mahkemesi tarafından çok özgürlükçü olarak yorumlanmaktadır.

Mahkeme’nin yerleşmiş bir içtihadına göre bir düşünce açıklaması, toplum açısından ne kadar şok edici, ne kadar sarsıcı olursa olsun şiddet çağrısı içermedikçe bu açıklama ifade hürriyetinin sınırları içinde kalır.

Şimdi bunu dikkate aldığımız zaman Türkiye’de kapatma davalarının açılmasında ve kapatma kararlarının alınmasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu içtihadına hiç yer verilmediğini görüyoruz.

En son Ak Parti’nin kapatma davasının en sembolik gerekçelerinden biri, Sayın Başbakan’ın ‘velev ki başörtüsü siyasal bir simge olsun’ ifadesiydi.

Bu ifade savcının iddianamesinde kapatma gerekçesi olarak belirtildi. Anayasa Mahkemesi’nin kararını dayandırdığı maddeler arasında da yer aldı.


[b]‘Odak olmak suçundan kapatılmasına’
[b]Mustafa Erdoğan: Karşı karşıya kaldığımız durumun vahametini anlamak bakımından bir örnek vermek istiyorum. Bir siyasi partinin Anayasa’ya aykırı fiillerin odağı haline geldiğinin tesbitine ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin tutumuyla ilgili bir örnek bu. Hatırlarsanız, ‘odak olma’ tanımıyla ilgili anayasa değişikliğinin tartışıldığı sırada, Mahkeme Başkanı, şu anda da mevcut olan bu yeni odak tanımına, “Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma yetkisini ve Laik Cumhuriyet’i koruma görevini zora sokacağı” gerekçesiyle, karşı çıkmıştı.

Daha yasa değişikliği sırasında ihsası rey yapmıştı aslında. Yani odak olmayı zorlaştıran bir tanım getiriyorsunuz. ‘Bu partileri kapatmamızı engeller’ itirazı ile karşılaşıyorsunuz.

Bu bakış uygulamadan da anlaşılıyor. Anayasa’nın 69. Madde’sinde yapılan ‘odak olma’ tanımı aslında oldukça makuldür.

Çünkü ‘odak’ın anlamı; yıkıcı bir etkinliğin kaynaklandığı ve bu yıkıcı etkinliğin sistematik olarak tetiklendiği mihraktır. Anayasa tanımını ciddiye aldığımızda bize şunu söylüyor:

Uluorta, üç-beş tesadüfî cümleye, söze, eyleme dayanarak bir partinin Anayasa’nın öngördüğü amaçlara karşı faaliyetler içinde olduğu sonucuna varmayın. Aslında ‘istisnaî olarak bir partiyi odak olarak niteleyin’ demek istiyor bu hüküm.

Fakat uygulamada öyle değil. Rasgele toplanmış bilgiler, ilgisiz, belli bir sistematik yoğunluk içermeyen farklı eylemlerin, sözlerin altalta yazılmasından oluşan iddianameler karşımıza çıkartılıyor.

[b]Taraf: Bahsi geçen Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin, değil mi?

[b]Serap Yazıcı: Sadece Bumin’in girişimi değil, bizzat Anayasa Mahkemesi’nin bir de bülteni var, “Eğer bu değişiklik kabul edilirse devlet korumasız kalacaktır” şeklinde.

[b]Ergun Özbudun: Aslında beğenmediğimiz 82 Anayasası’nda bile ‘yoğunluk ve kararlılık’ gibi gerçekten tehdit olduğunu tanımlayan terimler kullanılmakta. Ancak gerek başsavcıların iddianamelerinde gerekse Mahkeme’nin kararlarında bu unsurlar yeterince dikkate alınmıyor.

Mesela Ak Parti hakkındaki kapatma davasında başsavcı dört yüz civarında iddiada bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi ise bu iddiaların sadece yirmi küsurunu ciddiye almıştır, değerlendirilebilir mahiyette bulmuştur. Onların içinde üniversitelerde kılık kıyafet serbestisi getiren anayasa değişikliği de vardır.

Bunda sadece Ak Parti milletvekillerinin oyları yoktur. MHP’li, DTP’li ve bağımsız milletvekillerinin de oyu vardır. Aşağı yukarı meclisin dörtte üçünün tasarrufuyla yapılmış bir değişikliği, kurucu bir işlevini bir parti hakkında kapatma sebebi olarak görüyorsunuz.

Anayasa Mahkemesi de bu değerlendirmeye katılıyor. Hakikaten Avrupa standartlarıyla açıklanması mümkün olan bir durum değil.

[b]Coca Cola, Pepsi Cola farkı
Sayın Demirel, Amerikan partilerini tanımlarken ‘onlar arasındaki fark Coca Cola ile Pepsi Cola arasındaki fark kadardır’ demişti. Herhalde 1982 Anayasası’nı yapanların zihninde de Türk partilerinin arasında bu kadar bir fark olması öngörüldü.

Zaten Sayın Evren de 2,5 partinin yeterli olduğunu beyan ediyordu. Biri resmî ideolojinin ılımlı sağ versiyonu, diğeri ise resmi ideolojinin ılımlı sol versiyonu iki parti ve buçuk olarak da ANAP’ın olacağı bir meclis tasavvur ediliyordu. Öyle olmadı, ANAP tam oldu.

[b]Mustafa Erdoğan: Amerika’da siyasi partiler sivil toplumun devlet içindeki uzantılarıdır. Bizde ise devletin toplumu kontrol araçları gibidir. Orada siyasi parti 200 yıllık bir siyasi tecrübenin ürünü olarak, kendiliğinden gelişmiş, dönüşmüş bir örgüttür.

Devletin dahli ile oluşmamıştır. Sivil niteliklerini muhafaza etmişlerdir. Dolayısıyla onların aralarındaki yakınlık ya da uzaklık devleti ilgilendiren bir konu değil.

Devlet elitlerinin kaygılanmasını gerektiren bir konu değil. Demirel’in bu akıl yürütmesinin hiç bir dayanağı yok yani.

[/b][/b][/b][/b][/b][/b][/b][/b][/b][/b][/b]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
praksist_baris
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 282
Yaş : 27
Nerden : evren...
Puan : 242
Kayıt tarihi : 29/09/08

MesajKonu: SİVİL ANAYASA FORUMU - 4 (Taraf Gazetesi)   Perş. Mayıs 28, 2009 2:22 pm

Batılı kavramlar çarpıtılıyor
Serap Yazıcı: Aslında bütün bu açıklamalar; batılı kavramların Türkiye’nin koşullarına göre ne kadar çarpıtıldığını gösteriyor. Daha önce bahsi geçti; parti yasaklarını savunanlar, militan demokrasi anlayışının demokrasiyi korumaya ne kadar elverişli bir anlayış olduğunu iddia ediyorlar.

Fakat bu anlayışın ortaya çıktığı ülkelerde bizdeki gibi parti hürriyetinin tümüyle ortadan kalktığı bir anlayış söz konusu değil. Fakat 82 Anayasası’nın Türk siyasal hayatı üzerindeki çok önemli rolü batılı kavramların evrensel anlamlarını değiştirerek geniş halk kitleleri nezdinde de böyle kabul görmelerine yol açmaktadır.

Türkiye’de mevcut olan sistemde siyasi parti hürriyeti istisna, yasaklar asıldır. Pek çok çevrede de bu hararetle savunulmaktadır. 82 Anayasası’nın değiştirilmesi zarurîdir, çünkü bu Anayasa’nın arkasında çok güçlü bir yasaklayıcı, otoriter felsefe vardır.

Ancak yeni bir anayasa yapılırsa o zaman Batılı değerler yerine oturabilir. Yargının bağımsızlığı, anayasanın üstünlüğü, hukuk devleti, militan demokrasi gibi kavramların gerçekten evrensel anlamına uygun hükümler yaratılabilir.

[b]Mustafa Erdoğan: Bundan yaklaşık on yıl önce Türkiye’de militan demokrasi teorisi geliştirilmeye başlanmıştı. Militan demokrasi, Almanya’da istisnai koşullarda ortaya çıkmış bir kavramdır.

Bizde o zaman yapılan tartışmalara baktığımızda; militan demokrasinin, liberal demokrasiye alternatif, başlı başına demokrasinin başka bir versiyonu olduğu yazıldı, söylendi. Bu tuhafın da ötesinde bir durum. Bu örnek başka pek çok alanda da geçerli.

Serap Hanım’ın bahsettiği bu Batılı kavramlar geniş halk kitlelerine ne kadar yanlış kavratılsa da, bizim halkımız âlim değilse de âriftir. ‘Yargı devletin kendisidir zaten’ diyebilen bir irfâna sahiptir. Belki teknik dille bunları bilmiyor olabilir ama hissediyor, seziyor ve duruma, doğru bir ad koyuyor.



[b]Cumhurbaşkanlığı sembolik olmalıdır (Mithat Sancar)
1982 Anayasası, Cumhurbaşkanını bir “vesayet makamı” olarak kurgulamış; bu nedenle de kendisine geniş yetkiler vermiştir. Anayasa’nın cumhurbaşkanına tanıdığı atama yetkilerine bakıldığında, bunların özellikle Cumhuriyet’in kuruluşundan beri kendilerine bürokratik vesayet misyonu biçilmiş “hassas kurumlar”a ilişkin oldukları görülür.

Bu kurumların başında üniversiteler ve yargı gelir. 1982 Anayasasını yapanlar, cumhurbaşkanının her zaman ordudan veya ordunun istediği biri olacağını varsaymışlardır. Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı makamı, merkezinde ordunun yer aldığı güçler koalisyonu bakımından, bürokratik vesayeti sürdürmenin en önemli güvencesi haline getirilmiştir.

Bu durumda, cumhurbaşkanlığını kaybetmek, bu koalisyonun mensuplarının nazarında, sistem içi güvencelerini ve özgüvenlerini yitirmekle eş anlamlıdır. Son cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşananlar, bu ruh halinin ve algının doğrudan yansımasıdır.

Bürokratik vesayet sisteminin temel unsurları olan ordu ve yargı, kontrol edemeyeceklerini düşündükleri birinin cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek için her türlü yolu denemişlerdir. Anayasa Mahkemesi’nin “367 kararı”nın da, Genelkurmay’ın “27 Nisan muhtırası”nın da hareket noktası ve somut hedefi buydu.

2007 yılında yapılan anayasa değişikliği, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngörmek suretiyle, bu makamı bürokratik vesayet güçlerinin “mahfuz alanı” olmaktan çıkarmıştır. O günün şartlarında anlaşılır ve kabul edilebilir bir hamle olmakla birlikte, yeni düzenlemenin, parlamenter sistemin dengelerini bozduğu da açıktır.

Halk tarafından seçilmesi, cumhurbaşkanlığı makamını, parlamentoya paralel ve hatta bazen onunla çatışabilecek bir iktidar alanı haline getirebilir.

Oysa Türkiye’de demokrasinin ve demokratik siyaset kültürünün yerleşmesi, öncelikle parlamentonun üstünlüğünün tartışmasız benimsenmesini sağlamaktan geçer.

Bu çerçevede, meselâ mevcut Anayasa’nın cumhurbaşkanına tanıdığı atama yetkilerinin önemli bir kısmının parlamentoya bırakılması yoluna gidilebilir.

Sonuç itibariyle, cumhurbaşkanlığının klasik parlamenter sistemin gereklerine uygun bir şekilde, yani parlamento tarafından seçilen sembolik bir makam olarak düzenlenmesi, yeni anayasanın hedeflerinden olmalıdır.

[b]Gül’ün yargılanması hukukî değildir
Cumhurbaşkanının görev başındayken yargılanmasına ilişkin tek hüküm, mevcut Anayasa’nın 105. maddesinde yer almaktadır. Buna göre, “Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır.”

Bu düzenlemeden hareketle, cumhurbaşkanının dokunulmazlığı konusunda iki ihtimal düşünülebilir. Birincisi ve en makul olanı, cumhurbaşkanının görev başındayken, daha önce veya o sırada işlediği bütün suçlardan, aynı usulle yargılanabilmesidir.

“Vatana ihanet” gibi “ağır” bir suçtan yargılanmayı bile bu kadar sıkı şartlara bağlamış bir anayasanın, başka suçlar bakımından cumhurbaşkanına herhangi bir dokunulmazlık tanımamış olduğunu düşünmek, en basit yorum ve mantık kurallarıyla bile savunulamaz.

İkinci ihtimal, en azından milletvekilliği dokunulmazlığına ilişkin kuralların cumhurbaşkanına da uygulanmasıdır. Anayasa, milletvekili olmayan bakanların bile milletvekilliği dokunulmazlığından yararlanacaklarını öngörmüştür.

Anayasası’nın 105. maddesinden, genel sisteminden ve “ruhu”ndan; bu kadar önem atfettiği ve böylesine bol yetkiyle donattığı cumhurbaşkanına, bir başbakan, bir milletvekili veya milletvekili olmayan bir bakan kadar bile dokunulmazlık tanımadığı gibi bir sonuç çıkarmak, hukuksal çerçevede açıklanabilecek ve hukuksal açıdan meşrulaştırılabilecek bir yaklaşım değildir.

Şayet bu yaklaşım yargısal süreç içinde amacına ulaşırsa, yani cumhurbaşkanının görev başındayken yargılanması söz konusu olursa, bunu engellemek için, cumhurbaşkanının dokunulmazlık ve yargılanma şartlarını açık kurallara bağlamaya yönelik bir anayasa değişikliği yapılabilir.
[/b][/b][/b]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
SİVİL ANAYASA FORUMU - 4
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
PRAKSİS GENÇLİĞİ :: PRAKSİS Haber Servisi :: PRAKSİS Politika Haberleri-
Buraya geçin: