PRAKSİSAnasayfaPRAKSİS TVGaleriAramaÜye ListesiSSSKayıt OlGiriş yap
En son konular
» MISIR'DA NELER OLDU?
Paz Şub. 27, 2011 10:41 pm tarafından olric

» 2010 YILININ EN İYİ 10 FİLMİ!!!
Perş. Ara. 30, 2010 10:42 am tarafından olric

» ALSANJACK - Çisem ERKAYA
Ptsi Ara. 27, 2010 2:18 pm tarafından olric

» Iraklıları insan olarak görmüyordum
Salı Ara. 21, 2010 11:31 am tarafından olric

» RANDEVU İSTANBUL FİLM FESTİVALİ..
Ptsi Ara. 20, 2010 11:03 am tarafından olric

» İnsan Hakları Belgesellerinde Rachel...
Çarş. Ara. 15, 2010 11:23 am tarafından olric

» ALAVARA
Ptsi Ara. 13, 2010 10:48 am tarafından yoldaş

» NEFRET SUÇLARINA KARŞI BULUŞUYORUZ...
Ptsi Ara. 13, 2010 10:30 am tarafından yoldaş

» rockmanifesto - küçük iskender
Çarş. Ara. 01, 2010 11:53 pm tarafından yoldaş

PRAKSİS HABER LİSTESİ
Click to join gencpraksisdergisi

Genç Praksis Dergisi haber listesine gitmek için tıklayın!

EMEK HABERLERİ

Paylaş | 
 

 Başka bir siyaset mümkün - UFUK URAS

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
praksist_baris
Yönetici
avatar

Mesaj Sayısı : 282
Yaş : 27
Nerden : evren...
Puan : 242
Kayıt tarihi : 29/09/08

MesajKonu: Başka bir siyaset mümkün - UFUK URAS   Perş. Şub. 05, 2009 1:09 pm

Rüzgara karşı, rüzgar değirmeni inşa etmek sorumluluğumuz sürüyor. Suya yazı yazmadığımızı, önemli bir deneyim biriktirdiğimizi ve bunun kamuoyu ile paylaşılması gerektiğini biliyoruz. Hafızasız bir toplumun geleceği olmuyor. Siyasetin bizi yoksullaştırması bir yana, ufkumuzu genişletmesi gerekiyor. Bizimle ilgili “Galat-ı meşhur”ları teşhir etmenin en iyi yolu bu.

Başka bir dünyanın başka bir siyasetle yaratılabileceğine, insanlığın insanlığı doğuracağına yürekten inanıyoruz.

İrtifa kaybettik, toplumsal mücadelelerde eşgüdüm sorunları yaşadık, siyasi alandaki durağanlığı tersine çeviremedik. Siyasal alandan, toplumsal mücadele alanına iyi bir sınav verebildiğimizi söyleyebilmek güç. Sosyolojik sol ile siyasal solun buluşmasını şimdilik gerçekleştiremedik. Dışlanmış ahaliyi sahneye çağırmak tek başına yeterli olmadı.

Ancak fikri çölleşmeyi aşarak, önümüzdeki sürecin öznesi olabilecek bir öngörü ve tasarıma sahip olabiliriz. Artık eski hastalıklarımıza karşı şerbetli olmamız gerekiyor. Milenyum dönemine denk düşen bir siyasi yenilenme, toplumsal ve siyasal mücadelelerin zembereğinden çıkacak. Geçtiğimiz yüzyılda aşamadığımız sorunları, yine bildik yöntemlerle çözebilmemiz güç gözüküyor. Kutsal metin gardiyanlığının dogmatizminin artık çıkar yol olmadığını biliyoruz. Kuzey Kore, Jivkov ve Çernobil sosyalizmlerinin tekrarı özlemi, olsa olsa mizahın alanına giriyor.

Bir Düğün Gecesi’nde, “Aşkın düğünü kendisidir” diyen Adalet Ağaoğlu, yola çıkılan mücadelenin kendisinin, varılan yer kadar önemli olduğunun altını çiziyor. Çıktığımız yoldaki fikri koordinatlarımızla, fiili duruşumuz arasındaki açı farklarını değerlendirmek ve kendimizle yüzleşmek gereği ortada.

Fikri zeminimize ilişkin esastan bir sorunumuz olduğu kanaatinde değilim. Kendini aşma potansiyeli içeren özgürlükçü bir sosyalizm perspektifi, 21. Yüzyıl’da eşitlikçi, dayanışmacı ve özgür bir dünyanın kurulmasında çok önemli imkanlar sunuyor; yeter ki fikri havuzumuzun toplumla organik bağı hem sağlam kurulsun, hem egemenlerin kurduğundan farklı olsun, hem de kendi taşıyıcılarını mücadele içinde bulsun.

Bilgilerimizi ve mücadelelerimizi güncelleştirme ihtiyacı ortada. Yaptığımız faaliyetin başka bir garanti belgesi de bulunmuyor. Hele bir de çakıltaşını bile yuvarlaklaştıran suyun yumuşaklığıyla dayanışmanın siyasetini yapabilsek, geriye başka ne kalıyor ki?

Depremzedeler, o faciadan sonra, bölgedeki görüşmelerimizde, kendilerini hüzünle, “geride kalanlar” diye tanımlamışlardı. Bunca toplumsal depremin ardından, bizim gibi geride kalanların da yitirdiklerimize ve yaşadığımız topluma karşı önemli bir sorumluluğu bulunuyor. Kimsenin bıkkınlıkla, umutsuzlukla köşeye çekilme özgürlüğü yok.

Küreselleşme mağdurları hala siyaseten kendi hak ettikleri yerlerini bulamadılar. Güçlü ile güçsüz arasındaki ilişkiyi eşitlerarası ilişkiler olarak gören liberalizm, sınıflardan bağımsız iğreti devlet teziyle, ‘‘iktisadın yasaları vardır” diyen otoriter diliyle, yaşantımızdaki hükmünü 21. Yüzyıl’da da bütün hızıyla sürdürüyor. Bu fikri ipotekten yaşamımızı kurtarmadan işimiz kolay değil.

Hayatta olumsuz bazı şeylerin kendisine karşı olmadan, sonuçlarına karşı çıkarak, inandırıcı bir itiraz söz konusu olmuyor. Bu şey ister çığ, ister kanser, ister alkolizm, ister kapitalizm olsun, bir şeyin tahribatına, yarattığı sonuçlara karşı olup, kendisinden yana olmanın tuhaflığını yurttaşlara nasıl anlatacağız?

Ancak bu meseleleri kendisine dert edinen, zihni bu tür sorunlarla meşgul olan insan sayısı da giderek azalıyor. Yaşadığımız dünyanın hakim değerlerinin sorgusuz sualsiz bir parçası olma telaşı, çok daha ön planda. Başarı, bu dünyayı değiştirmede gösterdiğimiz maharetten çok, bu dünya içinde aldığınız yer ile ölçülmeye başlandı. “Hüzün duyulması gereken hiçbir şeyden hüzün duymayanları görmenin verdiği hüznü” anlatmak için herhalde sanatçı olmak gerekiyor.

Televizyonda, korodaki küçücük çocuğa müzikle ilişkisini soruyorlar. “Müziği koz olarak kullanacağım” diyor. Ebeveyn cevaptan memnun. Televizyonu umutsuzlukla kapatıyorum. İnsan etiği ettiklerinin toplamıdır. “Sizler gibi olmayacağım” diyen çocukların varlığına inanmak istiyorum.

Siyasette halka küsmek olmaz. Zaten küsmek belki de şarki bir alışkanlıktır. Örneğin, İngilizce’de küsmek sözcüğünün karşılığının olmaması acaba tesadüfi midir? Bizim arkasına sığınacağımız sözcüklerimiz yok. Yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızdan da sorumluyuz.

Normatif önerilerimizin sadece norm olarak kalmasının tuhaflığı ortada. Dünya görüşümüz ile dünya arasındaki ilişkinin artık ruhani boyuttan cismani boyuta geçmesi gerekiyor. Bitmez tükenmez toplantıların, lakırdıların aydınların afyonu olduğu galiba doğru.

Hazır sol ıskartaya çıkarılmışken, göz alışkanlıklarımızı, kafa alışkanlıklarımızı gözden geçirecek bir ortak aklı yaratmanın, fikriyatımızı güncelleştirmenin tam zamanıdır. Olup biteni dönüştürmenin yolu, önce burnumuzun dibinde olanları anlamaktan geçiyor. Tarih gözden çıkardıklarının önce gözünü kör ediyor.

Bu süreçte hepimizin kolektif sorumluluğu var, ama ortada kolektif bir suç yok. Sorunun öznesini tespit edemediğiniz zaman, muhatap da bulamıyorsunuz, her şey uçuşuyor ve kolektif sorumluluğumuz, kolaylıkla kolektif bir sorumsuzluğa dönüşebiliyor. Sorumluluk herkese ait olunca, hiç kimsenin kendini sorumlu hissetmemesi, aslında sol tahayyülün de aşil topuğu olmalı.

Zaten mesele suçlu aramayı değil, çözüm aramayı gerektiriyor. Bazen siyasette de yelken küçültmek, bizi alabora olmaktan kurtarabiliyor.

İnsanlar, “Ben yapmasam başkası yapacaktı” ya da ‘‘Ben değil, dişlisi olduğum sistem yaptı” dediklerinde”; ‘‘Ama neden başkası değil de siz? Ve neden sistemin bir dişlisi oldunuz?” sorusuyla karşı karşıya kalabiliyorlar.

Belki sorunu halkta aramak yerine, halkın talep ve kültürel kodlarını algılayacak bir mesai eksikliğinden dem vurulabilir. Ülkemizde zaten yeterince, devlet köktenci, ‘‘milletsiz memleket idare etme düşkünleri” bulunuyor. Halka deli gömleği giydirmek isteyen bu otoriter zihniyete, bir de soldan su taşımanın anlamı yok.

Recep Peker Kemalizmi’nden, Tayyip Erdoğan pragmatizmine değin siyasal güçler, iç ve dış güç odaklarına arkalarını yaslayarak, bunu zaten alasıyla yapıyorlar. Toplumu kalıba dökmek ortak iradeleri; anlaşamadıkları temel nokta, sadece bu kalıbın sıfatına yönelik oluyor.

Ülkemizin kararlı kalıp kırıcılarına ihtiyacı bulunuyor. Halkın nasıl yönetileceği üzerine kurulu egemen siyaset anlayışından kurtulmadan bir adım atabilmek mümkün değil. “Otoriter bir rejime karşıyım, ama bu memlekete gerekiyor” tezi ne kadar tanıdık ve bir o kadar da kulak tırmalayıcı değil mi?

Aslında bu tarihten gelen son derece kadim bir sorun. Fransız Devrimi’ndeki tarihsel dayanağımız Babeuf, “Eşitlerin Manifestosu”nda, “Halkın rızası olmadan girişilecek işlerde ben yokum” dediğinde, hepimize tanıdık gelecek bir ses ona, “Gerici, kralcı güçler cumhuriyete karşı tertipler düzenlerlerken, Babeuf’a da ne oluyor?” diyordu.

O yüzden, her zaman ”Bir başka siyaset”in olmazsa olmaz koşulu, adeta turnusol kağıdı, toplumsal ve siyasal özgürlüklerin yılmaz bir savunucusu olmaktan geçiyor. Varlığını devletin, sermayenin ve dinin varlığına armağan edenlerden bunu algılamasını beklememek gerekiyor. Zaten onlar, Fakir Baykurtların, Mina Urganların, Can Yücellerin, Ruhi Suların, Aziz Nesinlerin, Yılmaz Güneylerin, Dursun Akçamların ve diğerlerinin niye kendileri gibi davranmadığını, ruhlarını, yüreklerini düzen partilerine ve kapitalizmin çarklarına armağan etmediklerini, egemenlere ‘eyvallah’ demediklerini ve sıfatı ne olursa olsun herhangi bir vesayet rejimine tabi olmayı reddetmelerini, hiçbir zaman anlayamayacaklardır. Ve üstelik muhtemelen böyle bir sorunları da olmayacak ve suça ortak olmayı sürdüreceklerdir.

Bugün alt ve orta sınıfların, karar süreçlerine etkide bulunma olanağı hiç bu kadar dibe vurmamıştı. Artık kendi yaşantımıza her zamankinden çok daha fazla başkaları karar veriyor. Tahayyüllerimize hiç bu kadar sahici ve sanal hapishaneler örülmemişti. Görüntünün egemenliği, hiç bu denli aklın yerini almamıştı.

Çok kimlikli, çok inançlı, çok kültürlü, çok dilli, özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye hedefi, ufuk çizgisi gibi yaklaştıkça uzaklaşıyor. Üstelik bu bizim coğrafya ile de sınırlı bir sorun değil.

Ünlü orkestra şefi Henrig Anaysan, Moskova’da gördüğü bir siyaha şaşkınlıkla nerede doğduğunu sorduğunda, “karyolada” yanıtını alınca, bir daha bu soruyu kimseye sormadığını anlatır. Dünya dediğimiz o büyük yatakhanede, ortak bir kaderi paylaştığımızı anlamak ve sınırsız bir dünyayı fark etmek için gezegenimize uzaydan bakmaya gerek yok herhalde.

Siyasetin hiç profesyoneli olmadım. Amatör sözcüğünün Latince’deki karşılığı olan, “işin tadını çıkarmak” anlamında, siyasetin hep amatörü oldum ve bunu büyük bir keyif ve coşkuyla yaşadım. Bu hali genelleştirmenin yolu da, siyaseti boş zamanı olan sınıfın imtiyazı olmaktan çıkarmaktan geçiyor.

Eğer ahlaksız, eşitsiz ve haksız bir dünyada, kendimizi ahlaklı, adil ve iyi hissetmemiz kolay değil ise, çocuklarımıza, başka bir yaşam, başka bir siyaset için mücadele etmekten daha anlamlı ve değerli hangi mirası bırakabiliriz?

Düşlerini terk edip, imtiyazlarını asla terk etmeyenlere inat, özgürlüğün ve dayanışmanın türküsünü içeren anlayışımızla mücadelemize devam edeceğiz elbette... Başka ne olabilir ki...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Başka bir siyaset mümkün - UFUK URAS
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
PRAKSİS GENÇLİĞİ :: PRAKSİS Haber Servisi :: KÖŞE YAZILARI-
Buraya geçin: